Forum27 - Türkiye'nin En Büyük Forumu
 

Go Back   Forum27 - Türkiye'nin En Büyük Forumu > Genel Kültür > İslam Dünyası

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 4 June 2009, 09:56
Yorgun Yürek - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
♥ GüLerken AğLadığını,MutLu OLanLar BiLmez
 
Kayıt Tarihi: 3 March 2009
Mesajlar: 35,077
Konular:
Aldığı Beğeni: 0 xx
Beğendiği Mesajlar: 0 xx
Standart Bediüzzaman'ın en özel hatıraları...

Bediüzzaman'ın en özel hatıraları...



Bediüzzaman Said Nursi'nin akrabası Sabri Okur, Üstad'a ait önemli hatıralarını anlattı. İşte Bediüzzaman'la ilgili ilginç anektodlar..



1975’te Nurs’ta doğan Sabri Okur, ilk ve ortaokulu Hizan’da tamamlar. Bitlis’te İman Hatip Okuluna kaydolur, ilk dönemi Bitlis’te ikinci dönemi ise Siirt’te tamamlar. Mezun olunca Aynı yıl 1993’te Hizan’a ailesinin yanına döner.
Bediüzzaman’ın talebelerinden Mustafa Sungur’un teşviki ile İstanbul’a gelir ve orada üniversiteye hazırlanmak niyetiyle dershanede kalmaya başlar.

“Üniversiteye gidersem Mustafa Sungur ağabeyden ayrılmak zorunda kalırım sonra da işe girerim, çoluk çocuğa karışırım bu fırsat elimden kaçar” düşüncesi ile Üniversiteye gitmez.

Ve o gün bugündür çoğu zaman Mustafa Sungur ağabey ile beraber 16 yıl geçirir. Hala da Mustafa Sungur ağabeyin yanında ona ve Risale-i Nura hizmetle meşguldür.

Bunu şöyle ifade eder: “Bu süre içinde (bir iki seyahati hariç) Sungur abinin tüm seyahatlerine katıldım. Son dönemlerde daha çok yurt dışı seyahatleri oluyor. Birlikte gidiyoruz. O nerede ben orada...”

BEDİÜZZAMANLA AMCAZADEYİZ

Okur soyadı bize Bediüzzaman’ı hatırlatıyor. Akrabanız mı?
Nurs’taki akrabalarımıza “Okur” soyadı verildiğinde Üstad’a da bu soyadı veriliyor. Yani, biz akrabayız. Ya önce Üstad’a verilmiş daha sonra bize verilmiş veya önce bizim köydekilere verilmiş daha sonra Üstada verilmiş. Çünkü, Üstad o dönemde batıda yaşıyor. O nedenle kime önce verilmiş bilemiyorum.




Biraz Okur ailesinden bahseder misin?

Nurs köyünde üç mahalle var. Aynı zamanda bu üç değişik aile demektir. Bu üç mahallede oturanlardan iki aile dışarıdan gelmiş. Bizim aile ise oranın ilk ailesidir. Yani o köyü kuran aile bizim ailedir. Belki biz de dışarıdan gelmişiz ama ilk o köyü kuran bizim ailemizdir. İşte bu ailenin tüm fertleri Üstadın dedesinde birleşiyor. Yani biz de Üstad ile dedesi seviyesinde birleşiyoruz. Üstad ile akrabayız.

Üstadın babasının adı Mirza (sofi), onun babasının adı Ali’dir. Ali aynı zamanda benim dedemin dedesidir. Yani biz Üstadın amcazadesiyiz. Amcasının torunlarıyız.

Üstadımıza kadar Nurs ve civarı köyler ilim yuvası imiş. Mesela Risale-i Nur’da Gavsi Hizan lakabıyla geçen (Asıl adı Seyyit Sıbğatullah’tır) o büyük zat bizim o yörenin bir insanı. Onun Oğlu Seyyit Nur MUHAMMED, Üstadımız onun yanında bir müddet tahsil görmüş.

ÜSTADIN 2 YAŞINDAKİ HATIRASI

Üstadın çocukluğundan başlayalım isterseniz?


Olur daha iyi olur. Üstadımız Nurs’ta güzel bir bahar mevsiminde dünyaya geliyor. Bütün çocuklardan farklı olarak gözlerini ağlamadan hayata, hayretle açıyor. Bir nevi tefekkür eder şekilde. İki üç yaşlarındayken de pencereden ayrılmadığı söyleniyor. Devamlı olarak ağaçları, bahçeleri ve bahçe içindeki, çiçekleri ve kuşları seyretmek istiyor. O nedenle de devamlı olarak pencereye çıkıyor.

O zaman anne ve babası da aşağı düşmesin diye sürekli takip ediyor. Pencerenin yeri yüksek olmasından düşer korkusu ile almak isteseler de o bir türlü oradan uzaklaşmazmış.

Bir defasında Sungur abi anlatmıştı:

“Bir gün biz Üstad ile bir ağacın altında otururken baktık ağaçtan bir yaprak koptu yere düşünceye kadar dikkatle o yaprağa baktı ve bizim dikkatimizi o yaprağa çevirerek: “Ben iki yaşımdayken” dedi. “Anam tandırda ekmek pişiriyordu o esnada baktım ağaçtan bir yaprak koptu ve yere düştü, şimdi dikkat ediyorum bu yaprak o yaprağa benziyor” demişti. Ve bize daha iki yaşındayken Sanat-ı İlahiyeyi ne kadar dikkatle takip ettiğini anlatmıştı.”

Nurs konumu itibariyle iki dağın arasında, vadi içerisinde bir köy. O nedenle bahar aylarında şiddetli yağmur yağması durumunda, dağ tepelerinde erimemiş karların biranda erimesi sonucu taşkına neden oluyor. Çoğu zaman bu taşkın köyün içinden geçen dere üzerindeki köprüyü alıp götürüyor. Şayet köprü üzerinde veya dereye yakın bir yerde biri varsa dikkat etmezse bu ani gelen sel onu da alıp götürür. Hatta sanırım Üstadın kız kardeşi Dürriye de bu sele kapılanlardan, yani boğularak şehit olmuş. Nurs’un bu durumu anlatacağım hikaye ile ilgili olduğundan önemli diye anlattım.

“ANA KORKMA SAİD YANINDADIR”

Bu anlatacağım hikâyeyi bana bugün hala hayatta olan bir halam var ondan naklediyorum. O da bu hikâyeyi kendi kaynanasından naklediyor. Gelin gittiğinde kaynanası çok yaşlı bir kadın, Nuriye (Üstadın annesi) hanıma da arkadaşlık yapmış o şunları anlatmıştı.



(Kaynanası, Bediüzzaman Said Nursi'nin Annesi Nuriye Hanım'ın arkadaşı olan Hanımefendi)

“Nuriye hanımla biz bir bahar günü pancar toplamaya gitmiştik. Said o zaman dört beş yaşlarında onu da yanında getirmişti. Hava biraz bulutlu olduğundan Nuriye Hanım bir ara tedirgin oludu. Yağmur yağarsa taşkın olur köprü yıkılır ve biz orada mahsur kalacağız diye telaş etmişti.

O bunu söyleyince baktım o küçük Said döndü dedi “Anne korkma Said yanınızdadır. Hiç bir şey olmaz.” O ne kadar tekrar etse Said de aynı şeyi tekrar ediyor. “Anne korkma Said yanınızdadır.” diye cevap veriyordu.” Hakikaten onun dediği çıktı ve biz o gün çok kolay bir şekilde köye dönmüştük.

Yine onu anlatan köylülerin dikkatini çeken bir özelliği de Üstad 5-6 yaşlarına girdiğinde artık köyde fazla durmuyormuş, aynen ileri yaşlarında olduğu gibi sürekli dağlara çıkıyor ve dağ tepelerinde dolaşıyormuş. Hatta bu durumundan dolayı cinlerle irtibatı olduğunu sanıyorlarmış. Hiç korkmadan dağlarda dolaşınca hatta bazen dağlarda geceyi de geçirince böyle bir dedikodu yayılmış Nurs köyünde.

Yine bir gün dedem anlatıyordu:

“Ben Üstadı görmemiştim ama Üstadın babasını görmüştüm. O zaman Hanımı vefat etmişti. O nedenle annem ona yemek gönderirdi.

Evde ne yemek pişse bir tabak doldurur bana verir ben de ona götürürdüm. Sofi Mirza daima evde sedirin üzerinde otururdu, yani yüksekte oturmayı tercih ederdi. Annem genellikle süt çorbası pişiriyordu, o zamanın imkanları ile götürdüğüm çorbanın tamamını yemezdi ben küçük olduğumdan tabağın dibinde bir miktar bırakırdı ve bana yedirirdi. Sofi Mirza da Üstad gibi şefkatli bir insandı.”

“ÜSTAD’IN KİMSEDEN İANE ALMAMASI…”


Köylülerin Üstad ile ilgili anlattığı bir hatırayı anlatmak istiyorum.
Malum, Üstadın ilk tahsili Tağ Medresesinde başlıyor. Tağ medresesi Nurs köyüne yakın bir yerde, o medresede o tarihlerde Nurs’tan gelen talebelere özel muamele ederlermiş. Yaygın bir kanaat varmış “bu Nurs öğrencilerinden çok değerli bir insan çıkacak.” Ama bu değerli insanın hangisi olduğunu bilmedikleri için de hepsine iltifat ediyorlarmış.

O medresenin iaşesini köylüler karşıladığı için her türlü iaşe için talebeler köyleri dolaşarak bu ihtiyaçları toplar getirirlermiş. Bir defasında da gaz yağı toplamaya çıkmışlar, medresenin aydınlatılması için, ancak köylü de çok fakir olduğundan giden talebeler hep neredeyse eli boş dönüyor. Ama Üstad; gaz getirmek için her gittiğinde hem erken dönüyor hem de bidonunu doldurmuş olarak geliyor. Bu durumdan hocaların bazıları şüphelenmeye başlıyor. Bir gün gizlice takip ediyorlar ve Üstadın gidip dereden doldurup getirdiğini görmüşler.
Yani Üstad’ın daha ilk gittiği medrese talebeliğinde bile kimseden iane toplamaya çıkmadığı anlaşılıyor.

“NURSLULAR CAMİYE VE DERSHANELERİNE DESTEK BEKLİYORLAR”

Nurs’ta Üstadımızdan evvel dedesi zamanından kalan bir cami var. Çevre illerin Nur Talebeleri o cami tarihi özellik taşıdığı için ona dokunmadan bir takım ilavelerle dört köşesinden sütunlar yükselterek etrafını genişletmişler üstüne yeni bir kubbe yapmışlar ve geniş bir camiye dönüştürmüşler, hala da inşaat devam ediyor. İleri de külliye halini alacak, içinde dershanesi, misafirhanesi ile büyük bir tesis olacak. Beş altı yıldır bu inşaat devam ediyor. Köyümüz dağlar arasında bir yerde olduğundan oraya inşaat malzemesi götürmek ve yapmak gayet zor. İnşaat da köy şartlarına göre gayet büyük, köylü de zaten fakir her şey dışarıdan geliyor. O nedenle bu günlerde tıkanmış gibi bir hali var, gayet sıkıntı içindeler.

Bu yıl bu Külliyenin bitmesi lazım ki, gelen gidenlere ve Nurs Köylüsüne hizmet versin. Çünkü Nurs’ta başka da cami yok namazlarını kılamıyorlar.

Bu cami mübarek bir cami onun mübarekliğini teyid eden tarihi bir hadiseyi anlatmak istiyorum. Yaşlı bir amca bir gün sabah erkenden bu camiye namaz kılmak için gidiyor. Kapıyı açtığında bakıyor ki, cami tıklım tıklım dolu şaşırmış kendi kendine “demek ki ben geç kaldım” deyip içeri girmeye çalışınca bakmış ki, o insanlar birden dağılıverdi. Meğer ruhaniler orada namaz kılıyormuş.

Nurs’lular geçmişte fakir olduklarından ve yerleri de olmadığından caminin bir bölümüne samanlarını koymuş. Bir gün oradan yabancı bir kervan geçiyormuş köylüye sormadan oradaki samanları görünce alıp hayvanlarına yedirmişler. Yollarına devam ederken daha birkaç km gitmemişler ki, saman yedirdikleri katırlarından yedi tanesi orada can vermiş. Köylü bu hadiseyi anlatırken “cami onları çarptı” diye anlatırlar.

Bu cami aynı zamanda Üstadımızın camisi ve Üstadımız orada çok zamanlar namaz kılmış o nedenle onun hatırasına da olsa bu camiye imkânı olanların yardım elini uzatmalarını istiyorum. Buradan Risale Haber okuyucularına böylece duyurmuş olalım.

Nursun arka tarafında Mir Celadin adında yüksek ve gayet dik bir dağ var. İnsanlar böyle dik dağlara çıkarken ister istemez dağın etrafında dolaşarak çıkarlar. Üstad bu dağa çıkarken arkadaşlarını beklemez dönmeden dolaşmadan dik bir şekilde kısa zamanda ta tepesine kadar çıkar arkadaşlarının gelmesini orada evrad ve ezkar okuyarak beklermiş.

“AĞA SEN BENİM ADETİMİ BOZDUN BEN ARTIK GİDECEĞİM”

Bir defasında Üstad o dağda 18 gün kalıyor. O dağ bu ismi Mir Celadin diye bir ağadan almış o ağa da o dönemde henüz hayatta. Üstad kalmaya karar vermeden önce bu ağaya haber gönderiyor diyor ki, “bana her gün bir tas ayran bir parça ekmek göndersin, başka da bir şey istemiyorum.” Zaten dağın onlara yakın bir bölgesinde kendine bir menzil yapmış orada kalıyor. Üstad orada ibadetle meşgul.

Bu haberi gönderdiğinde Mir Celadin köyde bulunmuyormuş, başka bir yere gitmiş. Hanımı da Üstadı fazla tanımıyor. Zaten o zaman henüz genç fazla tanınmıyor. Ama buna rağmen isteğini reddetmiyor hakikaten ona hergün ayranla ekmek gönderiyor.

18. gününde Mir Celadin evine döndüğünde hanımı ona durumu anlatıyor. İşte diyor “buraya bir fakı (medrese talebesi) gelmiş dağda kalıyor ibadet ve ilimle uğraşıyor bize de haber göndermişti ben de ona her gün bir tas ayran ile bir parça ekmek gönderiyorum.” Deyince Mir Celadin soruyor. Kim bu fakı?
“Molla Said diyorlar” diye cevap verince, “sen ne yapmışsın o insana öyle kuru ekmekle ayran olur mu?” demiş ve hemen bir kuzu kesmiş, pişirmiş büryan yapmış almış kendisi Üstada götürmüş, Üstad bunu görünce demiş ağam “ben daha uzun kalacaktım ama sen adetimi bozdun ben artık buradan gidiyorum” demiş ve dağdan inmiş.

“ÜSTAD ELLİ SENE ÖNCE BİR DEFA GÖRDÜĞÜ İNSANI HATIRLAMIŞTI”

Üstadın hafızası ile ilgili bir hatırayı anlatmak istiyorum. Üstadımıza bir gün biri geliyor. Üstada kendisini tanıtacak daha o söze başlamadan Üstad, “ben seni tanıyorum” diyor. O adam itiraz ediyor. “Sen beni tanımazsın nereden tanıyacaksın” diyor. Bunu üzerine Üstad ona “ben elli sene önce Miran Aşiretine geldiğimde Aşiret çadırında iken oraya biri girdi bize ayran getirdi. O ayranı getiren kişi sen değil misin?” Adam bunu duyunca birden şaşırıyor. Kırk elli sene önce, Üstad genç o adam genç bir defa o çadıra girip çıkmış birini tanıması adamı hayrete düşürüyor. Demek Üstad o anda fotoğraf makinesi gibi çekmiş ve bir anda belleğinin neresindeyse hemen çıkarıp göstermiş.
Biz bu hatıraları anlatıp duruyoruz ama bana göre Üstad’dan kalmış en büyük hatıra Risale-i Nurdur. Bununla ilgili Sungur abi bir hatıra anlatmıştı.

Sungur abi: “Üstadımız bir gün dedi ki, Ayetül Kübra da anlattığım sema gök yer tabakalarını gezen dolaşan yorulmaz ve tok olmaz o cevval ruh kimdir biliyor musunuz?” diye sorunca biz benle Ceylan içimizden dedik ki, “evet biz biliyoruz Üstadım o sensin” dedik. O da “hadi tamam gidin bakayım” dedi. Biz bu o gün bu olay için çok sevinmiştik. Bu bizim için çok büyük bir hatıra idi. Sonra, Elhüccetüzzehra da baktık ki, aynı hatırayı orada anlatmış. O nedenle anladık ki, Üstadın bizden veya hiç kimseden gizlediği gizli saklı hiçbir hatırası yok ne biliyorsa ne görmüşse Risale-i Nurlarda anlatmış ve yazmış. Bizim gibi herkes biliyor.

Aslında Üstadımızın tüm hatıraları bir hedefe göre düzenlenmiştir. Zaten anlattığımız hatıralara bakınca bu kolayca görülüyor. Zaten kendisi de öyle demiyor mu?

“Şimdi anlaşıldı ki, o fevkalade muvaffakıyet ve benim de haddimden çok ziyade o hodfuruşluk ve manasız izhar-ı fazilet ise, ileride Risale-i Nur'un İstanbulca ve ulemaca makbuliyetine ve ehemmiyetine zemin hazır etmek imiş.” (Emirdağ L. Sh. 51)

İLİM KERAMETTEN DAHA YÜKSEK BİR HALDİR


Biz de zaten bunları anlatmakla bu manaya hizmet niyeti ile anlatıyoruz.
Yine bir gün Sabah namazı için Üstad Ayasofya camiine gidiyor. Henüz müze olmadığı bir dönemdir. Ayasofya’da namaz kılıp dışarı çıktıktan sonra Camiye yakın lokantalar varmış onlardan birinde bir çorba istemiş. Çorba karşısına gelince daha kaşığını çorbaya daldırmadan “bu çorbayı pişiren cünüptür” demiş. Çevresindekiler bunu duyunca şaşırmışlar. Hemen koşup aşçıya sormuşlar. “Said Nursi böyle diyor.” deyince o da “affedin ben sabah geç uyandım çorbayı yetiştiremem diye acele geldim. O zat doğru söylüyor” diyerek mahcubiyetini göstermiş.

Bunun üzerine Üstad:”Siz şimdi diyeceksiniz ki bu Said’in kerametidir. Hayır bu bir keramet değil bu gösterdiğim ilimdir. İlim kerametten daha yüksek bir haldir.” Artık onu ilmen nasıl anlamış onu bilemiyoruz ama öyle bir cevap verdiği anlatılıyor.

“KÜÇÜK BİR KIZA BÜYÜK İNSAN MUAMELESİ YAPMIŞTI”


Bir başka hikâye anlatayım. Dedemin ablası ismi Bese imiş. Türkçe Yeter anlamında, Bese’nin dili biraz peltekmiş, onun peltek konuşması Üstadın çok hoşuna gittiğinden onu çok severmiş. O günlerde çay çok kıymetli, bulmak zor dışarıdan geldiği için temini de zor. Ama Üstad çay yapar yolun kenarında oturur, gelen giden olursa ikram edermiş.

Bir gün yine böyle bir durumda iken oradan küçük bir kız olan Bese geçiyor. “Gel gel biraz havadis (haberler) anlat” diye çağırıyor. Üstadın niyeti onu konuşturmak onun konuşması hoşuna gidiyor.

Bese “gelemem” diyor “babam beni sümbül toplamaya gönderdi gecikirsem bana kızar” deyip gitmek istememiş. Üstad da ona “sen merak etme babana Said beni alıkoydu dersin sana bir şey demez” demiş. O gene “yok ben gelmem” demiş. Üstad üsteleyince demiş “sen Van’dan geldiğinde çocuklara incik bocuk bir şeyler getiriyorsun (Üstadın adetiymiş köye gidince herkese özellikle yetim ve fakir çocuklara bir şeyler götürürmüş) bana getirmiyorsun.”
Bunun üzerine Üstad ona “ben onları fakirlere anne babası olmayan çocuklara getiriyorum, oysa senin annen baban var hem onlar sana alıyor.” diyerek ona büyük bir insan gibi anlatmış izah etmiş gönlünü almış.

“FATİH CAMİİNDE ALİMLERİN ÇÖZEMEDİĞİ BİR MESELEYİ HALLETMİŞ”

Malum olduğu üzere Üstadımız İstanbul’a ilk geldiğinde Şekerci Hanına yerleşiyor. Vakit namazlarına Fatih Camisinde kılıyor. Bir gün Üstad bakıyor orada çokça alim ve fazıl insanlar bir araya gelmiş ilmi meseleleri tartışıyorlar ama bir meseleyi halledemiyorlar. Üstad köylü kıyafeti ile yaklaşıyor ve “efendiler bakıyorum bir meseleyi çözemiyorsunuz? nedir çözemediğiniz mesele ben de size katılabilir miyim?” diyor. Onlar Üstadı öyle köylü kıyafeti ile görünce “sen boşver git çobanlığınla uğraş, sen bu meselelerden anlamazsın” anlamında cevap vererek aralarına almıyorlar.

Bunun üzerine Üstad çekilip bir kenarda oturuyor onları dinliyor. Biraz dinleyince Üstad onların neden bahsettiğini hemen anlıyor. Bunun üzerine dayanamayarak müdahale ediyor ve meseleye açıklık getirerek izah ediyor. O alim ve fazıl insanları bir anda hayrete düşürüyor. Hiç beklemedikleri bir şekilde onlara meseleyi izah etmiş oluyor.

Bir gün gazeteleri okurken bakıyor ki, o günün Şeyhul İslamı bir konuda yanlış fetva vermiş. Üstad bunu görünce doğru Şeyhul İslamın makamına giriyor. O zaman bu makam çok büyük makam. Oraya varınca kapıda duran görevliye “bana hemen Şeyhul İslamı çağır” diyor. Kapıcı kabul etmiyor. “Git işine senin işin yok mu? Şeyhul İslama ulaşmak öyle kolay mı zannediyorsun?” diye kabul etmiyor.

Bu arada demek ki, Şeyhul İslam pencereden Üstadı görmüş demek daha önce de bu kabil bir durum olmuş ki, “eyvah! Demek gene yanlış bir fetva verdik” diyerek hemen aşağı iniyor ve Üstadı karşılıyor. Üstadı makamına çıkarıyor orada Üstad o fetvayı tashih ediyor.

Yine bu şekerci Hanında kaldığı dönemde biri bir sual hazırlıyor ama öyle bir sual ki, o suale cevap verebilmek için en az yirmi kitabı bilmek gerekiyor. Bu insan anlatıyor. Diyor ki, “ben gittim ve hazırladığım suali sordum, Said Nursi öyle bir cevap verdi ki, sanki ben o suali hazırlarken o da arkamdaydı. Öyle güzel ve doğru kısa ve öz bir cevap verdi.”

Abdulmecid abi soyadını neden Ünlükul olarak değiştirmiş bu konuda bilginiz var mı?

Sanırım resmi görevlerinden dolayı böyle bir tedbir düşünmüş. Kardeşler içinde sadece onun soyadı farklı. Yani, müftülük yapmış, daha önce öğretmenlik yapmış, Türkiye’nin bir çok ilinde görev yaptığından “sıkıntı çekerim” endişesi ile böyle bir değişikliği gerekli görmüş.

Bununla ilgili olarak yine Sungur abiden bir açıklama duymuştum nakledeyim isterseniz: Üstadımız Urfa’ya giderken kendisini uğurlamaya gelenlerle vedalaşıyor ve ALLAHaısmarladık dediğinde Abdülmecid Nursi de orada Üstad O’na “korkma Abdulmecid neden korkuyorsun, sana hapishanede Rabia’dan (hanımı) daha iyi bakarlar” diyor. Abdülmecid abi de O’na “Seyda! Seyda! ne yapayım ALLAH benim bütün cesaretimi de sana vermiş” diyor.

Abdülmecid abi bu tedbiri almış almasına ama belli ki işe yaramamış o dönemde tüm devlet teşkilatına gizli bir tamim gönderilerek “bu kişi Said Nursi’nin kardeşi olduğu için hiçbir şekilde kendisine resmi görev verilmeyecektir” diye bir yazı gönderilmiş kırmızı bülten gibi bu yazıyı görenler anlatıyor.
Abdülmecid abiden söz açılmışken, Abdurrrahman abi ile ilgili bir şey sormak istiyorum. Onunla ilgili bir şey biliyor musunuz?

Abdurrahman abi, malum Molla Abdullah’ın (Üstadın abisi) oğlu, onun için Üstad “biraderzadem” diyor. Onunla ilgili olarak şunları anlatabilirim.
Üstad Darülhikmeti İslamiyede aza iken aldığı maaşları Abdurrahman abiye veriyormuş ve bunları “hıfzet/sakla” diyormuş. Abdurrahman abi, bu söze kulak asmamış ve bol keseden harcamış, işe Üstad yaya gidiyorken o payton tutup gidiyormuş. Üstad bu durumu fark edince “ben seni vekilharçlıktan azlettim” diyor. O bu kadar bol kesenden harcamasına rağmen Üstad’a “amca bu paraları biriktirip köyde kendimize ev yaparız” diye hayaller kurmaktan da vazgeçmiyormuş. Ama malum daha sonra Üstad o paralarla kitap basıp meccanen dağıtmış.

O daha sonra Ankara’ya geliyor. Ankara’da ona resmi görev veriyorlar, Mecliste Zabıt Katipliği görevi veriliyor. Bir rivayete göre birileri onu bu şekilde yönlendiriyor. Birisi ile evleniyor. Evlendiği kişi de öyle dindar biri değil diye biliyorum. Kendisi malum erken vefat ediyor. Evlendikten kısa bir süre sonra vefat ediyor.

Abdurrahman abi farklı bir insan tabi. Zaten Risale-i Nurlarda onun nasıl bir insan olduğu anlatılmış. Onun üzerine bizim bir şey söylememiz mümkün değil. Şüphesiz ALLAH onu o yanlış yola girmekten kurtarmak için genç yaşta yanına almış.





(Foto: Bediüzzaman Said Nursi'nin doğduğu evden 2 kare)


RÖPORTAJ: Abdurrahman IRAZ / Nurettin HUYUT - RİSALE HABER
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil



Saat: 02:02


Telif Hakları vBulletin® v3.8.9 Copyright ©2000 - 2019, ve
Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
Tipobet forum Kameralı Sohbet Sevgi forumu Kadınca Forum Mutlu Forum forumcu forum kadinca forum dernek forum forum ankara forum aktuel webmaster forum istanbul escort istanbul escort Betvole tipobet365 best10

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 PL2